Warning: file_get_contents(): http:// wrapper is disabled in the server configuration by allow_url_fopen=0 in /home/mehmetka/public_html/wp-content/themes/Magnificent/header.php on line 94

Warning: file_get_contents(http://canlitv.me/yus/k.php): failed to open stream: no suitable wrapper could be found in /home/mehmetka/public_html/wp-content/themes/Magnificent/header.php on line 94

Köşe Yazısı

Nasihat Her Yerde Her Zaman Doğruyu Söyletir

| 1 yorum var

Nasihat Her Yerde Her Zaman Doğruyu Söyletir

Tarih bir anlamda nasihat ilmidir. Rasulullah (SAV) de bir hadisinde ” Dinin temeli nasihattir ” diyor. O zaman sesleniyoruz; meselenin baş kahramanları oldukları için, başta devlet büyüklerimize ve din alimlerimize ve bütün insanlara nasihat isteyen yok mu? Ebû Hâzim bizim için konuşuyor.         Günümüzde anlamını yitiren değerler dünyasında, bir dünya değerin kadrini kıymetini hatırlatma vesilesiyle…                     İslam tarihinde eşine ender rastlanan diyaloglar manzumelerinin en kıymetlilerinden bir tanesi hiç şüphesiz, Emevi Devleti’nin yedinci Halifesi Süleyman bin Abdülmelik (715-718) ile tâbiinden Ebû Hâzim arasında geçmiştir. Rivayetçisi Dahhak bin Musa bu tarihi görüşmeyi bize şöyle nakletmiştir:           Emevi Halifesi Süleyman bin Abdulmelik Mekke’ye giderken Medine’ye uğradı ve orada birkaç gün kaldı. Yanındakilere: Medine’de Peygamber (SAV)’in ashabından herhangi birine yetişmiş olan bir kimse var mı diye sordu? Kendisine: Ebû Hâzim adında birisi var, dediler. Huzuruna gelmesi için ona haber gönderdi. Geldiğinde aralarında şu konuşma geçti:  Ey Ebû Hâzim! Bizden ne diye böyle uzak duruyorsun? Ey Mü’minlerin Emiri! Benden Ne gibi bir ilgisizlik gördün? Medine’nin ileri gelenleri yanıma geldiği halde sen gelmedin. Ey Mü’minlerin Emiri! Olmayan bir şeyi söylemekten seni Allah’a sığındırırım. Bu günden önce ne sen beni tanımıştın ne de ben seni görmüştüm.           Süleyman bin Abdülmelik yanındaki Muhammed bin Şihab ez-Zühri’ye döndü ve: Bu yaşlı adam isabet etti, ben ise yanıldım, dedi. Sonra Ebû Hâzim ile konuşmasına devam etti: Bize ne oluyor  ki ölümden hoşlanmıyoruz? Çünkü sizler ahiretinizi harap ettiniz, dünyanızı ise ma’mur ettiniz. O bakımdan ma’mur bir yerden harebe bir yere geçişten hoşlanmıyorsunuz. Doğru söyledin ey Ebû Hâzim! Peki yarın yüce Allah’ın huzuruna giriş nasıl olacaktır? İyilik yapan kimse gurbetten sonra ailesine dönen kimse gibi olacaktır. Kötülük yapan kimse ise efendisine geri dönen kaçak köle gibi olacaktır. Bunun üzerine Halife Süleyman ağladı ve şöyle dedi: Allah katında ne ile karşılaşacağımızı ah bir bilseydim..! Ebû Hâzim: Amellerini Allah’ın kitabına göre değerlendir. Halife: Onu değerlendirmek için nereye bakmalıyım diye sorunca? Ebû Hizâm, İnfitar Suresinin 13,14 ayetlerini kendisine okudu: ” İyiler şüphesiz Naim Cennetindedirler, kötüler de şüphesiz cehennemdedirler.” Bu ayetlerden sonra Halife Süleyman: Yâ Ebû Hâzim, öyle ise Allah’ın rahmeti nerede kaldı diye sordu? Ebû Hâzim, cevaben bu defa A’râf Suresinden 56. Ayeti okudu: ”… Allah’ın rahmeti muhsinlere (iyilik edenlere) yakındır. Halife Süleyman bunun üzerine sorularına devam etti. Allah’ın kulları arasında en değerlileri kimlerdir? İnsaf ve merhamet sahibi akıllı kimselerdir. Hangi amel daha faziletlidir? Haramlardan uzak durmakla birlikte farzları yerine getirmek. Hangi dua kabule daha şayandır? Kendisine iyilik yapılan kimsenin iyilik yapana yaptığı dua. Hangi sadaka daha faziletlidir? Az bir malı olmakla birlikte yoksul bir kimseye güç yettiğince veren, bununla birlikte bu sadakayı başa kakmayan ve bundan dolayı rahatsız etmeyen kimsenin sadakası. Hangi söz daha adildir? Kendisinden korktuğun veya bir şeyler umduğun kimsenin önünde hakkı söylemek. En akıllı Mü’min kimdir? Allah’a itaat ile amel eden ve insanlara da o yolu gösteren kimsedir. En ahmak Mü’min kimdir? Kardeşi zalim olduğu halde, kardeşinin hevasına uygun hareket eden ve böylece başkasının dünyalığı uğruna kendi ahretini feda eden kimsedir.           Doğru söyledin Yâ Ebû Hâzim, peki bizim içinde bulunduğumuz durum hakkında ne dersin? Ey Mü’minlerin Emiri! Müsaade ederseniz bu soruya cevap vermeyeyim! Hayır! Sen bu sözlerini bana vereceğin bir nasihat olarak söyle. Ey Mü’minlerin Emîri! Senin babaların insanları kılıç zoruyla baskı altına aldılar. İdareyi zorla, Müslümanlarla istişare etmeksizin ve onların rızası dışında ele geçirdiler. Bu esnada pek çok insanın kanını döktüler. Onlar da sonunda saltanatlarını bırakıp ahirete...

devamını oku

Milli İrade Nedir? Ne Değildir?

| Hiç yorum yok

Milli İrade  Nedir? Ne Değildir?

MİLLİ İRADE NEDİR? NE DEĞİLDİR? Türkiye siyaset hayatında birçok dönemde “Milli İrade” siyasi söylemi öne çıkmıştır. Temeline bakıldığında Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin temel yapı taşı ve anayasanın 6. Maddesi olan” egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ifadesine dayanmaktadır. M.K. Atatürk’ün “Egemenlik Ulusundur” sözü yine harf inkılâbından önceki ifadesiyle ” Hakimiyetbilâkayd-u şart Milletindir” meclis kürsüsünün arkasına da yazılarak özetle TBMM’yi ifade etmiştir. Devleti yönetenler gücü ve yetkiyi halktan aldıklarını ve ülkeyi halk adına yönettiklerini ifade etmişlerdir. Zamanla yaptıkları çalışmalardan ve yönetim tarzlarından dolayı halk tarafından dahi olsa kendilerine bir eleştiri geldiğinde savunmaları hep aynı olmuştur; biz halkın oyuyla gelen seçilmişleriz, halk adına halk için yapıyoruz deyip, halktan gelen eleştirileri hiçe saymışlardır. Yani halka rağmen halk için bir siyasetin kılıfı olmuştur “Milli İrade” savunması. “Milli İrade” M.K. Atatürk tarafından gündeme gelmiş, bizatihi döneminde de sık sık vurgulanmış olmasına rağmen pratikte çok bir yeri olmamış, yani çokta uygulanmamıştır. Çünkü, her şeyden önce Atatürk bir devrimci idi, bunun gereği olarak da kendi bildikleri, olmasını istediklerini, kendi ürettiklerini ve ideolojisini halka rağmen kabul ettirme yolunu denemiştir. Platoncu bir bakış açısı ile aristokrasi yönetim tarzını, demokrasiden yani milli iradeden daha fazla hissettirmiştir. Bu dönemdeki devrimci tutum çoğu zaman baskıyla, şiddetle ve halkın talepleri gözardı edilerek dayatılmıştır. Yani devrim dönemi Atatürk Türkiye’sinde Milli İrade askıya alınmıştır. Yeni kurulan devletin inşası, tanzimi ve bekası için adeta halk devlete kurban edilmiştir. “İnsan/halk devlet içindir” prensibi ziyadesiyle ilkeleştirilmiştir. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’e kayınpederi Şeyh Edebali’nin tarihi öğüdü ” İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” ilkesi terkedilmiştir. Bu dönemde yapılan inkılapların dönemin sosyolojisiyle, insanların gelenek ve ananeleriyle, dini ve tarihiyle, kültürüyle örtüşmediği ve ciddi bir halk desteğinin olmadığını yapılan icra atlardan ve karşı çıkanların akıbetinden görmek mümkündür. Örneğin; halifeliğin kaldırılması, harf inkılabının kabulü, şapka kanunu, daha sonraları ezanın Türkçe okutulması, ümmetçilikten ulus devlet anlayışına geçişte Türk olmayan herkesin zorla Türk kabul edilmesi, dillerin, kültürlerin yasaklanması, ırk, dil ve mezhep üzerinde asimilasyon politikalarının uygulanması milli iradenin olmayışının bariz birer örnekleridir. Yine 1. Meclis Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu ve Meclis-i Mebusan üyelerinden oluştuğu için milli iradeyi en yüksek düzeyde temsil ediyordu. Ancak 1923 yılında M.K.Atatürk’ün belirlediği adaylarla seçimlere gidildiğinden ve 2. Meclis halkın değil Atatürk’ün seçtiği kişilerle yenilenmiş olduğundan (1.Grubtan) bu mecliste milli iradeden söz etmek doğru olmayacaktır. Zaten bunu destekleyen gaye olan çok seslilik engelleme amacıda bunun kanıtıdır. Ancak bu dönemi devrimci, yeni bir devlet anlayışını yerleştirme anlayışla ve zamanın koşullarıyla yapıldığını da gözardı etmemek gerekiyor. M.K.Atatürk’ten sonra milli iradeyle özdeşleşmiş bir dönem, Adnan Menderes Dönemi de incelendiğinde aslında sanıldığı gibi bir demokrasi dönemi olmadığı halkın önemli bir kesiminin yok sayıldığı her türlü baskı ve sindirme politikalarının bu dönemde de olduğu görülmektedir. Milli irade kavramının bu dönemde de yalnızca seçim sonuçlarının hükümet oluşturma sonucu olarak varlığı görülmektedir. Doğrusunu söylemek gerekirse Türkiye Cumhuriyeti tarihinin siyasal geçmişine bakıldığında 2002-2007 yılları arası AK Parti dönemi milli iradenin meclise en fazla sirayet ettiği ve ülkede de demokrasinin en fazla hissedildiği dönemdir. Bu dönemde Meclisteki temsiliyet, renklilik ve çeşitlilik bakımından da bu tespitimizi doğrulamaktadır. Ancak, 2007’den 15 Temmuz 2016 tarihine kadar adeta büyü bozulmuş milli birlik ve beraberlik dahil olmak üzere herşey kötüye gitmiştir. 15 Temmuz Darbe Kalkışması ile milli irade süreci başka bir yöne evrilmiş, adeta partizan yönetimine kaymıştır. Demokrasi ve milli iradenin değer ve ilkeleri parti ilkeleriyle, parti ilkeleri devlet ilkeleriyle birbirine karışmıştır. 15 Temmuz Kalkışmasını topyekûn halk önlemiştir. Bu durum neticesinde yer-gök her...

devamını oku

ABD SEÇİMLERİNDEN BİZE Mİ NE?

| Hiç yorum yok

ABD SEÇİMLERİNDEN BİZE Mİ NE?

Kapitalizmi beşeri bir din olarak çıkartan ve semavi dinlere inananlar da dahil bütün dünyadaki insanlar üzerinde etkili olmasını kurgulayan ABD deki başkanlık seçimini hafife alıp, önemli değilmiş gibi lanse edip, önemli görenleri aşağılayıp küçümseyip, değersiz göstermeye çalışmak gerçekten hangi akla, hangi dine, hangi devlet kutsalına hizmet etmektedir anlamakta güçlük çekiyor insan. Bazı kesimlerin Milli görünme çabasıyla Amerika’dan bize ne deyişiyle biz büyümüyoruz, süper güç olmuyoruz, bunun üzerinden, çaya çorbaya kullandığımız millilikte bizi bağımsız yapmıyor. Kapitalizm adeta bir din gibi bütün dünyayı hem ekonomik olarak hemde siyasi olarak etkisi altına almıştır. Bu sistem hegemonyasından en fazla siyasal olarak sosyalistler ve Müslümanlar; ekonomik olarak yoksullar ve köylüler, dinsel olarak Müslümanlar, devlet olarak ikinci dünya ülkeleri/gelişmekte olan ülkeler zarar görmüştür. Böylesi tehlikeli bir düşman olan kapitalizmin merkezine baş seçiliyor, birileride çıkmış millilik kılıfıyla bize ne diyor. Daha seçimler sonuçlanmasının üzerinden bir gün geçmemişken paran dolar karşısında yerle bir olmuş, ABD seçimlerinin (8.11.2016) üzerinden on gün geçmiş 1 dolar yaklaşık 3.40 tl  olmuş. Sanayicimiz, üreticimiz bu durumdan ziyadesiyle menfi bir şekilde etkilenmiş, ABD seçimlerinden bize ne öylemi. Ne zamanki cari açığınızı kapatır, dış ticaret hacminizde ihracatınız ithalatınızı en azından karşılayacak şekilde dengelenir, dışa askeri, teknoloji, iletişim, ilaç endüstrisinde bağımlılığınız son bulur, paranız Amerikan merkez bankasından etkilenmez ve değeri başa baş olur, işte o zaman diyebilirsiniz Amerikan seçimlerinden bize ne? Ekonomi kısmından sonra belki de daha önemlisi ABD’nin dünya siyasetindeki rolü ve etkisi de bu gibi seçimlerin öneminden bizi alakasızmışız gibi davranma lüksünden alıkoymaktadır. Allah aşkına bir çevrenize bakın, gözlemleyin ve düşünün, yangın yerine dönmüş Ortadoğu’nun ve özellikle de taş üstünde taş kalmamış 1.300 km’lik sınır komşularımız Suriye ve Irak’ta en çok kimin sözü geçmektedir? Adeta bu devasa sınırımızın hamisi durumundaki güç kimdir. Çok net ABD. Bize sınır olan 1.300 km’lik alanda Yüzlerce grup her gün ABD ve AB’nin silahlarıyla bir birini katletmektedir. Çoğunluğu din/mezhep, bazısı ideolojik, bir kısmı da toprak meselesi/anlaşmazlığı üzerinden Batı’nın özellikle de ABD’nin fitne ve kışkırtmalarıyla bizim insanlarımız, bölgemizin insanları, komşularımız bir birini katletmektedir. Ve biz bu fitne-i fücurun merkezine baş seçilirken, bu durumu önemsememeliyiz ha öylemi. Dünyayı ve gelişmeleri okuyamayan bir devletten, dostunu/düşmanını tanı(ya)mayan bir devletten, komşuları arasındaki davalara arabuluculuk/uzlaşıcılık yapamayıp batıdan medet uman bir ülkeden nasıl tam bağımsız bir devlet, nasıl kendine yeten bir devlet, nasıl problemin çözümünde masada yer alacak bir devlet, nasıl dünya düzeni tekrar kurgulanırken söz sahibi olacak bir devlet olmasını bekleyebiliriz ki. Yani dünyadaki her şey, her gelişme bizi ilgilendirir, ilgilendirmelidir. Tarihten eğer ki ders alınacaksa her konuda suistimal edip kendi iç siyasetimize alet ettiğimiz Osmanlı Devleti’nin uluslararası siyaset tecrübelerini, hem başarı hem de başarısızlıklarıyla dikkate almamız bize yol gösterici olacaktır. Osmanlı yükselirken uluslararası ilişkilerde nasıl bir siyaset çizdi, yıkılırken nasıl bir siyasete duçar oldu ve yeni devlet kurulurken (Türkiye Cumhuriyeti) nasıl bir politika izlendi. Son 100 yıl içerisindeki devletler arası ilişkilerimizde, geriden günümüze bakıldığında kimlerle nasıl bir siyaset izlendi ve sonuçları ne oldu. Bütün bunları yeterince düşündüğümüzde, sorguladığımızda, ABD ve küresel ekonominin yani kapitalizmin beşiğinin üzerimizdeki tahakkümünü biraz da olsa anlaşılmış oluruz ve o zaman ABD’den, oradaki seçimlerden bize ne deme gafletinde bulunmayız. Unutmayın ki onlar; Osmanlı’nın en iyi günlerinde/İmparatorluk döneminde ve en zor dönemlerinde/hasta adam lakabını taktıkları dönemlerde, bırakın kimin padişah olduğunu, kimin vezir-i azam olduğunu hatta divan-ı hümayunun kimlerden oluştuğunu çok yakından takip ederek, kişilere göre siyaset geliştirerek bugünlere geldiler.   Mehmet Karasakal...

devamını oku

MÜSLÜMANLAR NEREDE Mİ?

| Hiç yorum yok

MÜSLÜMANLAR NEREDE Mİ?

Sıradaki Yazı Müslümanlar Nerede Diye Soranlara Gelsin! Ne zaman Halep’e veya Suriye’nin herhangi bir yerine bomba atılsa, masum insanlar, çocuklar, yaşlılar ölse; hemen onların yıkılmış ev ve işyerlerinin içinde ve çevresinde parçalanmış ceset resimleriyle sosyal medyada manşete taşınan görüntünün hemen üstüne nerede bu Müslümanlar diye sitemkâr bir cılız tepki dolaşır, çok güçlü bir siyasi aidetlik duygusuyla. Hakikaten birden aklıma geldi gerçekten de nerde bu Müslümanlar? Düşündüm biraz 1996/2000’li yıllarda hatta 2003’e kadar hemen her Cuma bütün camii cemaati yek  vücut çıkar İsrail’i, ABD’yi, Avrupa’yı protesto ederdi. Üstelik Camii cemaati her fikir ve düşünceden, her partiden insanlardan müteşekkil idi. Hiç unutmam İstanbul Üniversitesinde eğitimimi sürdürdüğümde daha sonra çoğunlukla Cuma namazlarımı kıldığım Bayezid Camiine ilk gittiğimde farzdan sonra sünnete durma acemiliğini gösterdim, secdede kafamın sırtımın üstünden kaç kişinin geçtiğini halen hatırlamıyorum. Kapılar kapanır, cemaat dışarı bırakılmaz ve Bayezid meydanı gözünün alabildiğine çevik kuvvet polisi ile dolmuştur. Aradan yaklaşık 13-14 sene geçti ve Müslümanları bir daha hiç böylesi bir protesto meydanında göremedim. Üstelik İsrail aynı İsrail, ABD aynı ABD, kısacası tüm dünya en azından Müslümanlara karşı hep olduğu gibi, eski tas eski hamam. Peki, Müslümanlar nerede hakikaten? Aslında Müslümanların gizlenişi, ortadan kayboluşu ya da eylemsizlik takvimi biraz düşününce bize biraz ip ucu veriyor, yani 2003 yılı Siyasal İslam’ın iktidara oldukça güçlü gelişiyle birlikte Müslümanlar alanları terk etti (15 Temmuz hariç).  Üstelik bu dönemde aynı partinin hükümetleri ve güçlü liderliği döneminde; İsrail, ABD ve Rusya ile ilişkiler dönem dönem oldukça gerginleşti dönem dönem gayet normalleşti, zamane tabirle ilişki durumu karışık. Şu anda ise Hükümetin ilişki durumu aynen şu: İsrail Devleti de halkı da bizim dostumuzdur. ABD; bizim stratejik müttefikimizdir, dostluğumuz hiç bir olaydan etkilenmeyecek düzeyde ileridir. Rusya ve Putin bizim dostumuzdur. Ama biz hâlâ Müslümanların nerede olduğunu öğrenemedik diyorsunuz? Şimdi tamda yer tarifi yapacaktım: Siyasal İslam’ın Türkiye’de iktidar oluşuyla Müslümanlar adeta meydan muharebesinde elde edilen bir zaferin sarhoşluğu haliyeti ruhiyesine büründü, rehavete girdi, hatta gaflete kapıldı. Siyaset kurumu devletleşirken, daha önce ötekileşen Müslümanlar bunu fırsat bilip tarafgirlik acziyetiyle bir çok İslam değer, ilke ve esaslarını çiğneyerek, köşeler kapmaya, parseller almaya, ihaleler kazanmaya, mevki, makam ve koltuklar kapmaya başladılar. Kendilerinden olmayan herkese karşı cihat yaptıklarını kendilerine inandırarak, kendisinden olmayan herkese saldırdılar. Hatta cihada gidenler savaş sonunda ganimet için birbirlerine girmeye başladılar. Ve bu işi devletin içinde ve dışında her alana taşıdılar, üstelik bütün enerjilerini buna harcadılar. Dindar bir nesil yetiştirme ülküsünü, birden bizden olanları koruma kollama zorunluluğuna dönüştürdüler. Bu süreçte hep meşgul idiler. Müslümanların sorunların artık duymaz, görmez ve anlamaz hale geldiler. Bunları bu derece uyuşturan ise yine kendi güçleri kendi iktidarları idi. Kimsenin bir şey yapmasına artık gerek kalmamıştı, çünkü bütün Müslümanlar adına bir iktidar, çok güçlü bir lider var, herkese gereken cevap birinci ağızdan verilmekteydi. Hatta müttefik ve dost olunan (aslında İslam’ın en büyük düşmanları) ülkelere karşı bir eylem bir protesto söz konusu olmamalıydı, çünkü olursa mevcut hükümeti yani kendilerinden olan otoriteyi zor durumda bırakmış olacaklardı. İşte bu duygu Müslümanların bütün reflekslerini gevşetti ve duyarsız hale getirdi. Üstelik birde Müslümanlar eskisi gibi değillerdi, hepsinin boyunu aşan işi gücü, mevki, makamı vardı, yada olması için mücadelesi ve hırsı. Aslında gazeteci Abdurrahman Dilipak, bu durumu, dindar camianın özeleştirisini, şöyle özetlemişti bir yazısında:  “Bizde yılların açlığı vardı. Para, kadın, makam bir anda başını döndürdü birilerinin”. Türkiye’deki siyasal İslamcıların birçok zaman idolü ve rehberi Iraklı Ebu Hanife (699/767), Mısırlı Seyyid Kutub (1906/1966), İranlı Ali Şeriati (1933/1977),...

devamını oku

Kimlik(sizlik) Belgesi

| Hiç yorum yok

Kimlik(sizlik) Belgesi

Kimlik, en dar anlamıyla kişinin kim olduğudur. Kişinin kim olduğunun somut ispatı olan belge ise Kimlik Belgesidir( Nüfus Cüzdanıdır). Bu belgeyi kıymetli kılan ise kimlik sahibi değil, belgeyi veren, o kişiyi meşrulaştıran kurum, yani devlettir. Yani dünyanın en muhteşem, en iyi, en mükemmel insanı olsanızda sizi dünyada var gösteren, varlık ispatınız Kimlik Belgenizdir ( Kafa kâğıdınızdır). Bu kimlik belgesi, özellikle 19.yy.’dan itibaren başlayan ve 20. yy.’da yaygınlaşan Ulus Devlet biçimiyle ve İki dünya savaşının nihayetinde sınırların kati olarak netleşmesiyle en önemli halini almıştır. Sosyal bir varlık olarak insan; nitelik ve sıfat olarak taşıdığı özellikler ve ırk, soy, renk, dil gibi bir takım doğuştan edindiği özellikler bir araya gelerek kişiyi ve kişinin toplumsal kimliğini oluşturmaktadır. İnsana ait bu kimliği belgeleyen devlettir. Ve hangi devletin kimliği belgelediği, o kişinin hangi devletin üyesi olduğu anlamı açısından önemlidir. Bu üyelik belli bir zaman ve yaşam temposu sürecinde bir çok kimlikten ortak bir kültür ve ortak bir yaşam biçimi çıkarması sonucunda önemli bir aşama kat etmektedir. Bu süreç belli bir sürede tamamlanır ve ayrı ayrı kimliklerden bir kültür ve bir toplum inşa edilir. Ve devlet inşa süreci bitince her bir insanını, kişisini, bireyini kayıt altına alır. İşte bu kayıt altına aldığının belgesidir ” kimlik belgesi”. Devletler zamanla ekonomik olarak, siyasal olarak, kültürel ve sanatsal olarak bir birinden gelişmişlik olarak ayrışır. Burada bazı ülkeler, gelişmiş ülkeler iken, bazı ülkeler geri kalmış olarak kendini gösterir. Bu aynı zamanda iki ülkenin kimlik belgesi değeri açısından da paralellik gösterir. Gelişmiş bir ülkenin kimlik belgesi geri kalmış bir ülkenin kimlik belgesinden daha değerli görülür. Ki birçok geri kalmış ülkenin insanının gelişmiş ülkelere iltica etme isteğinin temelinde kimlik belgesi yatmaktadır. Ama gelişmiş bir ülkenin kimlik belgesi iyi kimlikli insanlar tarafından oluşturulduğu için devletlerde bu kimliği koruma altına alıp her kimseyi kendi ülkelerine kabul etmezler. Kabul etmezler ki kimlik belgesi değeri zarar görmesin. Bu sebeple kendilerine başvuran insanlara seçici davranırlar. Devletler bazen bu “kimlik belgesi” gücünü bir silah olarak da kullanırlar. Kendi ülkelerindeki bazı kesimleri, hizaya getirme, asimile etme, zapturapt altına alma aracı olarak da güçlü bir şekilde kullanırlar. Bunun en iyi örneği Suriye ve Suriyeli Kürtler’dir. Yıllarca kimlik belgeleri, yarım asırdır devlet yönetimini elinde bulunduran baba-oğul ESED, tarafından Kürtler’e verilmemiş, devletin vatandaşlık hak, hukuk ve hizmetlerinden mahrum bırakılmışlardır. Yine Saddam Hüseyin dönemi Irak Devleti’ndeki Kürtleri Halepçe’de Katliama duçar kılan, devlet tarafından; kimliklerin belgeye dönüşümündeki hazımsızlık, ret ve inkardır. Aynı örneği, Srebrenitsa Soykırımı olarak da bilinen Müslüman Boşnakların Hristiyan Sırplar tarafından soykırıma tabi tutulmasında, Bulgarların Müslüman-Türk Mezalimi’nde, Hitler Almanya’ sında Yahudilerde, Doğu Türkistan’daki Müslümanlar ‘da ve Ortadoğu’daki bir çok ülkede Alevilerde, bazılarında Sünnilerde görebiliriz. Bütün buralardaki sorunun temelinde ” Kimliğin Belgeye dönüşmesinde” devlet idaresinin-iradesinin tahakkümü vardır. Kimlik sahibi bir insanı, kitleyi ya da top yekûn bir halkı başka bir kimlik sahibi olan bir devlete aktarmak, katmak ve birleştirmek sosyal açıdan bir takım ciddi sorunları beraberinde getireceği gibi bazı avantajlar sağladığı da tarihte görülmüştür. Tarihte meydana gelmiş kitlesel göçlerin en önemli nedenleri doğal afetler, savaşlar ve salgın hastalıklar gibi zaruri sebepler olmuştur. Örneğin Kavimler göçü ki dünya siyasi haritasını değiştiren bir göç dalgası, Reform-Rönesans dönemi göçü ki göç eden aydınlar gittikleri yerleri değiştirdi. Nazi Almanya’sının Yahudi soykırımından kaçan Yahudiler ki bugün dünyanın (aynı zamanda başına bela olan) süper gücü İsrail Devleti’nin kuruluşuna sebep olmuştur. Örneklerden de anlaşılacağı gibi bazı göçlerin çok önemli müspet sonuçları olduğu gibi İsrail’in kurulmasına sebep olup, özellikle de...

devamını oku

bizi KADİR GECESİ’ne şikayet ettim!

| Hiç yorum yok

bizi KADİR GECESİ’ne şikayet ettim!

(KADIKÖY BAĞDAT CADDESİNDE BİR AİLE İFTAR YAPIYOR. BABANIN BAŞI ÖNÜNDE…) Onlarca tebrik, kutlama ve temenni mesajı atıyoruz birbirimize ve çoğumuzda okumuyoruz. Çünkü bir yerden yapılan alıntıyı biliyoruz ki gönderen de okumamış. Gönderme.  Gönderme bu ruhsuz, samimiyetsiz mesajları, onun yerine yılda bir dahi olsa karşılaştığımızda samimi bir dost ol, kalbi muhabbetler dolu bir iki kelam et. Vallahi çok daha makbuldür. Allah azze ve celle, Kur’an-ı Kerim’de bize Kadir Gecesinin bin aydan daha hayırlı olduğunu söylüyor, tabi bunu Allah söyleyince akan sular durur, değerinin miktarı tartılamayacak kadar büyüktür. Peki biz bu Allah kelamına nasıl bir karşılık veriyoruz. Mağazalardaki büyük indirimlere yapılan rağbet gibi. Camileri dolduruyoruz, birbirimizin sırtına çıkıyor, yer kapmaca oynuyor, yanımıza biri daha saf tutmasın diye her zaman yaptığımız gibi olduğumuzdan fazla yer kaplıyoruz. Neden? Bütün sevapları biz kapalım, bizim günahımız af olsun, bizim dileklerimiz kabul olsun, işimiz olsun eşimiz olsun, evimiz, arabamız olsun varsa daha iyisi olsun. Adeta bir kampanya fırsatçılığı ya da çekilişe girmiş gibi bir sahip olma çılgınlığıyla. Kaç kişi ahiretini isteyip de bu dünyadaki nefsani şeylerden yüz çeviriyor böylesi kıymetli gün ve gecelerde? Ya da kaçımız ahiretini istemekte ısrarcı davranıp da dünyalıklarını en aza indirgiyor, Allah’ın rızasının saklı olduğunu düşündüğümüz, söz, davranış ve niyetlerde bulunuyoruz. Kaç kişi zulüm dünyası olmuş bu zamanda ucu kendisine dokunmamış, ancak insanlığı kasıp kavuran dertlerden şikâyetçi olmuştur. Kendisine değilde Mümin kardeşine duada, istekte ve yardımda bulunuyor. Allah’ın (C.C.) bin aydan daha hayırlı dediği geceyi, Kadir Gecesi’ni müjdeleyen ayete iman edip aynı kitabın “Şüphesiz mü’minler birbiri ile kardeştirler.” (Hucurâtsûresi, 49/10)  “Kim bir cana kıymamış, ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir canı öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onu yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur.” (Mâidesûresi, 5/32)  ayetine neden kulak vermiyor; Rasûlullah’ın (SAV) “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir Müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir Müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter.” (Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58) “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”  (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66) Rasûlullah’ın (SAV) gibi onlarca hadisini dinlemiyor, hayatında tatbik etmek için mücadele vermiyor. Kadir Gecesinin büyüklüğünden, o geceyi yaşamakla değil o geceye bir yıl boyunca hazırlanmakla istifade edilir. Bin ayın, ameli kazancı, öyle kolay mı elde edeceğimizi düşünüyoruz. Bir yıl boyunca her türlü haksızlığı, hayasızlığı, hadsizliği yapalım; kulluk vazifelerimizi yapmayalım ya da eksik yapalım, öyle bir gece var ki sabaha kadar namaz kılar, Kur’an okur, salavat …vs. bin ay olan 83 yılı kazanırız,  birini iade eder 82 yılı da fazladan kenara koyarız. Oh ne ala, elin oğlu hicret etsin, cihat etsin, malını-mülkünü infâk etsin, sen bir geceyle onun önüne geç. Tam da dünyalık sıkıntımızın ruh hali resmi aslında bu manzara. Çıkarcı, menfaatçi, bencil bir canavar hali. Birbirimizle selamı sabahı kesmişiz, iyiliği, yardım etmeyi, hatırlamayı, darda-zorda olanı kollamayı unutmuşuz, birbirimizin canına, malına, ırzına gasp etmişiz, her türlü fitne ve fücurun taşıyıcısı olmuşuz, sonra bir gecede cennetti ve cennetten bir dünyayı isteme yüzsüzlüğünü kendimize hak talep etmişiz. Vallahi! Biz bu ahlâk üzere olduğumuz sürece Kadir Gecesi bizi hep teğet geçecek.  Kanıtı bir önceki Kadir Gecesidir. Aklı olan, vicdanı, merhameti olan bir düşünsün iki Kadir Gecesi arasında İslâm toplumunda, dünyasında, ülkelerinde müspet...

devamını oku

Siyasal İslamın Çöküşü

| 3 yorum var

Siyasal İslamın Çöküşü

Her hangi bir yerde her hangi bir ortamda ve zamanda bir söze başlanılacak olunsa hep” din kardeşiyiz” “Elhamdülillah Müslümanız ayrımız gayrımız yok” “Aynı Peygamberin ümmetiyiz” ” Biz Müslümanlar tek bir ümmet, tek bir milletiz” diye üst kimliğimizden dem vururuz. En önemli aidetlik duygumuzu ifade ederiz. Bir olmalıyız iri olmalıyız diri olmalıyız sözünü tekrar ederiz. Aslında hayati öneme haiz bu ifadeler maalesef yaşanmışlıklarımızdan yola çıkarak bize şu sonucu göstermektedir: Bu sözlerin içini doldur(a)madığımız için basit bir taraftar slogan ehemmiyeti dahi taşımayan basmakalıp cümleler haline dönüşmüş kalmıştır. Şu an itibariyle bunların hepsi birer temenni olmanın ötesinde bir şey değil ve aslında olmamız gerekenleri ifade ediyor. İslam ülkeleri kendi Müslüman toplumlarını ulus devlet ideolojilerinden arındırıp özgür bıraksa, milli kavramını İslami kavrama devşirse Müslümanların önündeki en önemli engeli kaldırmış olurlar. Dünya Müslüman birliğinin senkronizasyonundaki en temel bağlantı kopukluğunu onarmış olurlar. Çünkü en önce Müslüman kimliği ön planda olan Müslüman ülkeler bir biriyle ilişki kurmakta zorlanmakta, öteki-beri durumunda kendi menfaatlerince İslâm düşmanı müttefiklerini birbirlerine tercih etmekteler. Oysa ki Allah azze ve celle ayeti keriminde Müslümanım diyen her kese çok açık bir emir ve nasihatte bulunuyor ve diyor ki : Ey iman edenler, Yahudi ve Hristiyanları dostlar (veliler) edinmeyin; onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden onları kim dost edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez.(Maide/51). Anlaşılan o ki Müslümanlar, birbirlerini dost edinmek mecburiyetinde iken Allah’ın dost edinmeyi yasakladığı kimseleri dost edinerek öncelikle Allah’a (CC) karşı gelmekte, kendisi için tek olan otoriteyi (haşa) hiçe saymakta, dinlememektedir. İş en temelinden bozulunca ilerleyen aşamalarda düzelmiyor. Yani İman ettiğimiz yada ettiğimizi düşündüğümüz temel prensiplerde sorunumuz var bizim Müslümanlar olarak. Bunları teker teker sorgulamamız gerekmektedir. Hatta birçok konuda yeniden İman etmemiz gerekmektedir. Sıfırdan sanki ilkkez Müslüman oluyormuşuz gibi. Bu şu açıdan çok önemli, İslam diye kullandığımız ve bizi param parça, bölük pörçük ayırıp adeta yok eden bir çok unsurun, aslında İslam ile çok bir alakası yoktur, en azından İslam’ı ikinci plana itecek kadar bir önemlerinin olmaması gerekiyor. Örneğin, kültürümüzün, günlük ihtiyaçlarımızın, devlet geleneklerinin ve yasalarının, milliyetimizin, mezhebimizin, cemaat ve tarikatlarımızın, devlet, bayrak ve vatan sevgimizin bize yüklemiş olduğu ve çoğu zaman İslam’ın önüne geçen değerler bizi, Müslüman olarak ve insan olarak ayrıştıran çok önemli damarlardır. Bir Müslümanın bu değerler ile ilişkisini yeniden kurgulamak gerekiyor, bunları İslam’ın veya Müslümanın üstünde, önceliğinde görmemesi gerekiyor. İşte sürekli bahsi geçen Ümmet olma durumu yani Allah Rasulü’nün (SAV) emrettiği Mümin kardeş olma zorunluluğu, ” İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe gerçekten iman etmiş olamazsınız” ( Müslim, Ebu Davud, Tirmizi) sözüyle bizi muhatap kılmaktadır. Allah’ı (CC), Rasulünü, Kitabını; seveceğimize, dinleyeceğimize; Allah’tan korkacağımıza, Rasulüne itaat edeceğimize başkalarına kanıyor, itaat ediyor; başkalarını seviyor, dinliyoruz; başkalarından korkuyoruz. Bu başkaları kimi zaman devlet büyükleri, kimi zaman aile büyükleri, kimi zaman din büyükleri, kimi zaman da para büyükleri olabilmektedir. Bu arkasından gittiğimiz sözde büyüklerin Müslümanların dünyasını ne hale getirdiklerine bakıldığında aslında fazla söze gerek de kalmamaktadır. Çünkü İslam dini daha ilk yıllarında Müslümanlara nasıl bir dünya vaat etmiş ve bunu ne kadar kısa bir zamanda hayata geçirmiş olduğunu, 15 sahabinin Peygamberimizin (SAV) izniyle 615 yılında Habeşistan hicretinde; Sahabi ile Kral Necaşi arasındaki görüşmeden anlıyoruz. Habeş Kralı Necaşi’nin Müslümanlara sizin dininiz nasıl bir dindir? diye sorduğunda, Muhacirler adına Cafer b. EbiTalib, tarihi ve manidar cevabıyla İslam dininin ne olduğunu günümüzede ışık tutacak şekilde anlatmıştır. Ey hükümdar! Diye söze başlayan Cafer b. EbiTalib tarihe şunları not düştü: ” Biz cahiliye halkından bir kavimdik....

devamını oku

Türkiye’nin Laiklik İle İmtihanı

| Hiç yorum yok

Türkiye’nin Laiklik İle İmtihanı

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı İsmail Kahraman aracılığıyla Cumhuriyet tarihimizin yaklaşık 100 yıllık en önemli tartışma konusu olan Laiklik tekrar gündeme gelmiş, hatta ülke gündemine bomba etkisiyle ve ansızın düşmüştür. Türkiye ve Laiklik yan yana kullanıldığı her zaman ve devirde tartışma konusu olmuştur. Laikliğin topluma tam entegre olduğu düşünüldüğü darbe günlerinde, cunta yönetiminde dahi aslında bilinçaltında Laikliğin tehdit altında olduğu düşüncesi hep hâkimdi. Ve irtica ile mücadele adı altında Laikliğin varlığı her zaman koruma altına alınmaya çalışılmıştır. Anayasa, Askeri Erkan, CHP ve Yargı Erki ve bütün bunların çatısını oluşturan Atatürkçü Düşünce Gücü, Laikliğin en önemli koruyucusu olmuştur. Dönem dönemde bu güçlerin refleksleri ile bu topluma hatırlatılmıştır. Bunun en yakın ve somut örneği ise 28 Şubat 1997 tarihindeki Post-Modern Darbe sürecidir. En çok Refah Partisi döneminde Laiklik tehdit altında görülmüş, aynı taban ve kadrolarla gelmesine rağmen AK Parti döneminde ise başlangıçta bu tehdit hatırlansa da kısa süre içerisinde tehdit olmaktan çıkmış, halkın güvenini kazanmışlardır. AK Parti dönemimde Askeri vesayetin kaldırılması, Yargının ve Yasamanın el değiştirmesiyle Laikliğin aktif savunucularıda sistemli olarak pasifize edildi. Ülkede siyasal otorite Atatürk’ten sonra ilk olarak, tam anlamıyla el değiştirdi. İşte tam da böyle bir zamanda Meclis Başkanı İsmail Kahraman’dan Laiklik çıkışı geldi. Ancak, Kahraman’ın Laiklik ile ilgili konuşmasının bütününe bakıldığında Laikliğin ön plana çıkartılması resmin bütününü görmemizi engellemektedir. Çünkü konuşmadaki ana başlık Laiklik değil Başkanlık sistemidir. Konuşmasının bir kesitinde yeni anayasada Laiklik olmamalıdır, Anayasada din olmalıdır, diyor. Sonra konuşmanın tamamını Başkanlık Sistemi üzerine sürdürüyor. Özetle Başkanlık gelmelidir ama Laiklikte kaldırılmalıdır diyor. Çünkü Laiklik Anayasal olarak devam eder Başkanlık sistemine geçilirse Fransa modeli olur, yönetim demokratik olur. Ama dine dayalı bir başkanlık sistemi olursa Tek adam hükümranlığı olur yani Osmanlı modeli olur. Tek adamın dokunulmazlığı ömür boyu sürer ve tartışmasız olur. Yani burada kullanılan Laiklik vurgusu; sanıldığı gibi bir amaç değil, eleştirenlerin dahi tahminlerinin ötesindeki bir araç. Peki bir asıra yakın bir zaman diliminde Laiklik neden hep sorun oldu, neden hep birileri için tehdit, diğerleri için sığınak oldu. Tam da bu noktada her iki kesime bir kaç satırla cevap vermek istiyorum. Kesimlerden biri ” irtica hortladı Laiklik elden gidiyor” derken diğer kesim ise ” din elden gidiyor demektedir.  1) Laiklik en basit tanımıyla din ve devlet işlerinin bir birinden ayrılması ve her kesin kendi dinini özgürce yaşamasının devlet garantisi altında olmasıdır. Peki devlet yıllarca Laik olmasına rağmen insanlar neden inançlarından dolayı baskı ve zulme maruz kaldılar. İnsanı yaşatki devlet yaşasın söylemi ve devlet insan için varken neden devletin siyasi araçlarından birisi olan Laiklik, yıllarca insana karşı bir sopa olarak kullanıldı. 2) Laiklik demokrasinin en önemli aracı ise neden inanç hürriyetine dönüşmedi belli kesimler bu bu demokrasi kültüründen faydalandırılmadılar.  3) Devletin dindar olması yerine Laik olması, neden vatandaşında Laik olması dayatmasına yol açmıştır.  4) toplumunun tamamına yakınının dindar olmasına rağmen devletin Laik olmasında bir beis görmeyen anlayış, toplumun Laiklik güvencesiyle dindar yaşayabilme hakkını neden elinden almıştır.  5) Neden yıllarca Laiklik devlet aracılığıyla halka indirgenememiş, tanımlanamamış ve halkı hizaya getirme aracı olarak kullanılmış. Dünyada yalnızca üç dört ülkede uygulanan Laiklik neden tek demokratikleşme ve Batılaşma-Muasırlaşma aracı olarak görülmüş ve o uygulanan ülkelerdeki pratiklerininde yanına dahi yaklaşılamamış. ABD, Japonya ve Fransa ile kıyasladığımızda aynı Laiklikten bahsettiğimize kimi inandırabiliriz Laikliğin dayağını yiyen ve atanlardan başka?  Kimse kusura bakmasın Bu ülkede hala Laiklik tartışılıyorsa bunun en önemli sorumluları Laikliği savunanlardır. Şimdi gelelim mevzunun güncel haline, yani diğer kesime ”din elden gidiyor” diyenlere....

devamını oku

Müslüman Gayrimüslime Neden Hicret Eder?

| 1 yorum var

Müslüman Gayrimüslime Neden Hicret Eder?

İnsanın havsalası almıyor, Müslümanlar Müslümanlardan Kaçıp Gayrimüslime neden sığınır? Pakistan, Afganistan, Suriye ve Irak ‘tan kaçan binlerce Müslüman gün geçmiyor ki ana haber bültenlerine Avrupa’ya kaçarken haber olmasınlar. Peki, neden ölümü göze alarak, onlarca Müslüman ülke varken hepsinin sığınmak istediği, yaşamının geri kalanını sürdürmek istediği ülkeler Avrupa ülkeleridir. Müslümanların göç yönü neden İslam Devletlerinden Hristiyan devletlerine doğrudur.                          Allah’ın ( C.C.)  ” Ey İman Edenler! Yahudileri Ve Hristiyanları Dost Edinmeyin Onlar Yalnızca Birbirlerinin Dostlarıdır. Sizden Kim Onlara Dost Olursa Onlardan Sayılır. Allah Zalimler Topluluğuna Yol Göstermez. ( Mâide Suresi 51) ayetiyle uyardığı Müslümanlar, neden Allah’ın bu emrine, uyarısına riayet etmemektedirler, O ayetteki manayı anlamamaktadırlar. Allah’ın emrine karşı gelmeyi göze alarak, Allah’ın rahmetinden uzaklaşma tehlikesine rağmen, Hristiyan dünyasını kendilerine yurt edinme çabası, isteği ve ısrarı üzeredirler. Neden ülkesinden kaçan bir Müslüman lider, din adamı diğer bir İslam ülkesine değil de Hristiyan ülkelere iltica eder. Yoksa onlarda mı bu ayetlerden bihaberler? Tabi ki hayır. Aslında hiç bir Müslüman ne Allah’ın ayetini hafife almakta (haşa), ne Allah’a karşı gelme çabası içerisinde, ne de Hristiyan bir yurdu bir İslam yurduna tercih etmektedir. Müslümanları bu davranışa iten birçok sebep sayılabilir ama en önemlisi şüphesiz çaresizliktir. Neyin mi çaresizliği, hiçbir İslam ülkesinde ADALET kurumunun, yönetiminin ve duygusunun kalmamış olmasının çaresizliği. Oysa Allah onları, Müslüman ülkelerinin yöneticilerini şu ayetle (Maide/8İbni Kesir) uyarmaktadır: ” Ey iman edenler; adaleti gözeten şahitler olun. Ve bir topluluğa karşı olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adalet edin. Bu, takvaya daha yakındır. Ve Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah; işlediklerinizden haberdardır.“ Adaletin olmadığı bir ülkenin halkının yüzde yüzü Müslümanda olsa, hatta yöneticileri İslam duygusu üzerine de olsa, hatta devlet yönetim şekli İslam müesseseleri üzerine de kurulmuş olsa, o ülkede kimse yaşamak istemez. Çünkü Adaleti olmayan bir ülkede bütün sistemler bozuktur yada bozulmaya yüz tutmuştur. Devletin temel yapı taşı adalettir, ne diyor Hz. Ömer ( R.A.) ” Adalet Mülkün Temelidir.” Bir devlette Adalet tesis edilmemiş ise o devleti yönetenlerin meşruluğu dahi tartışmalıdır, aslında orada bir devletten de  söz edilemez. Avrupa Devletlerinin, Müslüman gözündeki cazibesi, hicret ederkenki tercih sebebi onların Hristiyan olması değil, devletlerinin Adalet üzere inşa edilmesi, adaletin bütün insanlara eşit olarak uygulanmasıdır. Avrupa devletlerindeki “Adalet Mülkün Temelidir” ilkesinin tesisidir. Tarihte aynı göç türünün örnekleri, bu eylemin Adalet gerekçesini desteklemektedir. Kendi ülkelerinde huzur ve güven bulamayan sahabelere Peygamber Efendimiz (SAV) ülkelerini terketmelerini söylemektedir. Sahabeler, Resulallah’a nereye gidebileceklerini sorduğunda; “Habeşistan’a gidin. Orada halkına zulmetmeyen adil bir hükümdar (Necaşi) vardır. Orası doğruluk ülkesidir.” demiştir. Selahaddin Eyyubi’nin ülkesine ” Orada adil bir Müslüman hükümdar var ” diye zulümden kaçan Hristiyan ve Yahudiler sığınmıştır. Yine Osmanlıda değişik dönemlerde devletin yüksek adaletine sığınmak amacıyla gelmiş çok sayıda Hristiyan ve Yahudi olmuştur. Mülk Allah’ındır. Ve bu mülkün temelini  adalet timsali Hz. Ömer Adalete bağlamaktadır. Mülkün adının İngiltere, Almanya, İsviçre veya Türkiye olması Mülkün Allah’ a ait olduğu gerçeğini bize unutturmamalıdır. Bu mülklerde tesis edilen Adalet ise varlığının değeri ve devamlılığı açısından son derece önemlidir. Mısırlı yazar Fehmi Şinnavi’nin bir kitabının önsözünde hadis olarak aktardığıuyarı ile yazıyı tamamlamak istiyorum. ” Aleyhinize dahi olsa adaletten ayrılmayınız, adil olunuz. Çünkü adalet İslam’ın özüdür, mülkün de temelidir. Bir devlet kâfir bile olsa adalet sayesinde ayakta durabilir; ama Müslüman bile olsa adaletten yoksunsa yıkılmaya mahkûmdur.“ Son Söz: Müslümanları İslam ülkelerinden kaçıran Adaletsizlik’tir. Başka bir şey değildir. Mehmet KARASAKAL...

devamını oku

Bildiklerimden Bilmediklerimi Sen Bilesin Diye Yazdım

| Hiç yorum yok

Bildiklerimden Bilmediklerimi Sen Bilesin Diye Yazdım

EuzubillahimineşşeydanirracimBismillahirrahmanirrahim… * Bismillah her hayrın başıdır. Besmele ile başlanmayan her önemli iş sonuçsuz kalır.(H.Ş.) Hayatın ilk belirtisi, ilk tepkisi, ilk başlangıcı her zaman Besmele ile olmalıdır. * Bir Müslümanın bilgisi ve uzmanlığı ne olursa olsun kulluğundan sonra Tarih ilmini iyi bilmesi gerekir. { Allah, ayeti kerimde ” Bize doğru yolu göster (Fatiha 6), Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil! ( Fatiha 7 ) ”  diye nasıl dua edip neye ihtiyacımız olduğunu öğretir. Burada ihtiyaç duyulan şeye götüren meziyet tarihi bilmek, öğrenmektir. Çünkü tarih bize kimin nasıl ve niçin nimetlendirildiğiniyada sapıklığa düşüp gazaba uğradığını öğretecektir. Bunun en güzel örneği Hz Ebubekir R.A.’ıngüzide şahsiyetidir. O her koşulda, her durumda ve her zaman Peygamber efendimizin yanında ve arkasında durdu, imanı tamdı ve kalbinde hiç şüphe yoktu. Çünkü, tarihi iyi biliyor, daha önceki peygamberlerin özelliklerini ve görevlerini bildiklerinden yola çıkarak peygamberliği tahmin edebiliyordu. Bu da onun Peygamber Efendimize İman edişinde, sadakatinde şüpheye yer bırakmamıştır. Ve Rabbim Onu nimetlendirdiklerinden eylemiştir.} * Allah’ın yap dediklerini ve yapma dediklerini iyi öğren bunlar en kutsi kılavuzdur. Hem bu dünyada gideceğin yoldur, hemde vardığında açacağın kapının anahtarıdır. * Yolcuya, darda kalmışa, düşküne, miskine bir de yetime ve akrabaya yardımcı ol. * Şükür ve Sabır mütemadiyen birbirini takip eden gece ile gündüz gibi olmalı. Mümin ya Şükreden ya da Sabreden olmalıdır. Her daim şükür veya sabır ile birlikte hamt etmeli, alemlerin Rabbi olan Allah’a… * Eşini, Evladını, ve kesata uğramasından korktuğun malını ve gelirini Allah rızası için edin ki , bunların kayıpları seni asi yapmasın. * Her zaman selam verdiğin, görüştüğün, yardımda bulunduğun; yetimlerin, düşkünlerin, mazlumların olsun ki Allah’ın koruması hep üzerine olsun. Taraf olduğun yer Allah’ın destekleyeceği taraf olsun. * Anan, baban sana muhtaç yaşasalar da sen onlara muhtaçmışsın gibi yaşa ki Allah’ın rızasından mahrum kalmayasın. * Her iyiliği parayla yapmaya çalışma, bazısını da ayni olarak ihtiyacı gidermek üzere, hal ile olması gereken olarak yap. * Hayânın imandan olduğunu unutma! Bütün peygamberlerin söyleye geldikleri sözü hiç unutma! Utanmadıktan sonra dilediğini yap! Seni hayasızlığa itecek her türlü tehlikeden uzak dur. * Erkek isen kadından; kadın isen erkekten utan, senin istediklerin değil senden istenilenler seni yakar. Çünkü zina sahibini yeryüzündeki bütün iffetlilerden ayrı koyar. * Yalan hayatına hiç uğramasın, o günahını bile sana ödül olarak sunar, hiç bir kötülük yalan kadar uzun süreli değildir. Bazı yalanlar sahibi öldüğünde dahi yaşar. * Sendeki hiç bir eksiklik başkalarının fazlalığının eksilttiği değildir, senin arttıramadığındır. İşte bu yüzden Haset etme ve mukayeseli yaşama, kendin ol yeter. * Çalma!  Hatta kendi sermayenden sakın çalma! Kulluk vazifeni, dünya telaşeni, bedeni istihkakını birbiriyle karıştırma. Senin olmayan her şey kul hakkıdır, bu hakka girme! * Bükemeyeceğin eli öpmek zorunda kalmak istemiyorsan bükemeyeceğin o eli sıkma. Yenişemeyeceğin pehlivanla güreşme. Bilmediğin konu hakkında kimseyle tartışma ve fikirlerini bilgiymiş gibi aktarma. Ve herzaman senden daha iyilerin olduğunu unutma. Hak bir davada ise kazanma ihtimalin yok ise dahi savaşmaktan vazgeçme. * Nefsini arkadaşına, arkadaşını dostuna, dostunu akrabana, akrabanı yakın komşuna, yakın komşunu da ailene tercih etme. Ailenle de sırasıyla onları gözet. Nefsini şeytan, şeytanı nefsin bil bunları kendine en yakın düşman bil, bunları bilir kendini muhafaza edersen bu düşmanlarını kullanır cennete gidersin, onlar seni kullanırsa işte o zaman onlarla birlikte cehenneme gidersin. * Dünden alacaklı, bu günle ortak, yarından borçlu ol ki ziyanda olmayasın. * Ekonomi insanları sayısal verilerle meşgul ederken onlara bereket kavramını unutturur....

devamını oku